9 Temmuz 2016 Cumartesi

Giriş

Giriş

Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda son derece çarpık bir ahlak anlayışı vardır. İnsanın ruhundaki bencil tutku ve hırsların bir ürünü olan bu ahlak anlayışı, insanları kibirli, bencil, alaycı, küstah, acımasız, kaba ve zalim olmaya yöneltir. Herkes, kendi yükselişini sağlamak için diğer insanları ezmek gerektiğine inanır ve bu acımasızlığı her fırsatta uygular.
Oysa Allah, yarattığı insana böyle bir ahlakı yaşamasını tavsiye etmemiştir. Aksine Kuran'da insanlara asil, mütevazi, güvenilir, şefkatli, fedakar, olgun ve içli olmaları emredilir. Allah'ın Hak Kitabında bir insanın ahlakındaki inceliklere dikkat çekilerek şu emir verilir:
   
 
İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Lokman Suresi, 18)
 
   
Müslümanın görevi, kuşkusuz Allah'ın vahyettiği bu üstün ahlakı en ince ayrıntısına kadar uygulamaktır. Bu İlahi ahlakı terk etmiş ve üstte sözünü ettiğimiz çarpık ahlak anlayışını benimsemiş olan sapkın ve ilkel kültürün nüfuz edici etkisinden tam anlamıyla kurtulmak için, son derece hassas ve dikkatli olmak gerekir. Bu nedenle kişi kendini sürekli tartmalı, cahiliye ahlakından tam anlamıyla uzaklaşıp Kuran ahlakını uygulamak için büyük bir dikkat göstermelidir.
Okumakta olduğunuz kitap, bu çabasında iman edenlere destek olmak, unutulmaması gereken temel Kurani konuların akılda tutulmasına yardım etmeye vesile olmak için hazırlanmıştır. İlerleyen sayfalarda, bir müminin sürekli aklında tutması, her an üzerinde durması gereken bazı temel imani konuları bazı ibadetleri Kuran ayetleri ile birlikte inceleyeceğiz.

KURAN AHLAKI - BÖLÜM 1

Kuran Ahlakı

Allah'ı HakkıylaTakdir Etmek

Kuran ayetlerinde, Allah'ın sıfatlarının bir kısmı şu şekilde haber verilmektedir:
   
 
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)
 
   
Ancak insanların çoğu Allah'ın bu sıfatlarını bilmez, Rabbimiz'i gereği gibi tanımazlar. Cahiliye insanlarının, Allah inancı, kendi kafalarında ürettikleri bazı hurafelere göredir. Bu nedenle de, Allah'ın sonsuz gücünü ve azametini kavrayamazlar. Kuran'da, bu kişiler, "Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir." (Hac Suresi, 74) ayetiyle tarif edilir.
Allah'ın gücünü hakkıyla takdir etmek, imanın en önemli şartlarındandır. Mümin, cahiliye toplumlarındaki çarpık Allah inancından kopar ve cahiliye toplumunun tüm sapkın inanışlarını reddeder. Mümin Allah'a Kuran'da tarif edilen vasıflarıyla inanır. Allah'ın yeryüzünde, göklerde ve kendi nefsinde yarattığı delilleri, ayetleri, iman hakikatlerini inceleyerek, Allah'ın üstün sanatını, azametli gücünü iyice görerek, Rabbimiz'i tanır, O'nun kadrini hakkıyla takdir eder.
Ancak Allah'a iman ettiğini söyleyen bir kişi, kalbini Allah'ın zikrinden ve aklını O'nu düşünmekten uzak tutarsa, bu durumda cahiliyenin sapkın Allah inancına yönelme tehlikesi olabilir. Ve eğer kendini toparlayıp Allah inancını Kuran'a göre belirlemezse, bazı imtihan durumlarında cahiliyeye kayma tehlikesiyle yüz yüze kalabilir. Allah, bu durumu, Peygamberimiz (sav) döneminde, savaş sırasında zayıflık gösteren bazı Müslümanlardan bahseden ayetlerde bildirmiştir.
Ayetlerde bildirildiği gibi, bu kimseler, "Canları derdine düşerek; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılmış"lardır. (Al-i İmran Suresi, 154)
Mümin böyle bir duruma düşmemek için, cahiliyedeki yanlış inançların bıraktığı izleri tümüyle kalbinden silmeli ve Kuran'da bildirildiği şekilde, Allah'ı hakkıyla takdir ederek bu gerçek inancı kalbine sindirmelidir.

Gücünün Yettiği Kadar Allah'tan Korkmak

İnsan ne kadar Allah'tan korkarsa, O'nun Katında o denli üstün olur. Allah korkusunda bir sınır yoktur, her insan Allah'a haşyetini ve samimi korkusunu Allah'tan dileyerek artırabilir. Bu konuda Kuran'da resuller örnek olarak verilmiştir. Bu sayede müminler kendilerini onlarla kıyaslayıp, Allah korkularını daha da artırabileceklerini anlayabilirler. 
Allah müminlerden olabilecek en yüksek derecede Kendisi’nden korkmalarını istemektedir. Ayetlerde, bu konuda şu hüküm verilir:
   
 
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Teğabün Suresi, 16)
Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin. (Al-i İmran Suresi, 102)
 
   

Kader

Dünyada ve tüm kainatta herşey bir amaç üzere gerçekleşir. Kuran'da bildirildiği gibi, Allah "... Her işi evirip düzenler..." (Rad Suresi, 2). Bir başka ayette bildirildiği üzere ise, "... O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez" (Enam Suresi, 59). 
Meydana gelen bütün olayları yaratan, takdir eden, bu olayların başlarının ve sonlarının nasıl olacağını tayin eden Allah'tır. Kainattaki bütün yıldızların ve dünyanın her hareketini, yeryüzündeki bütün canlıların her halini, insanın nasıl yaşayacağını, ne konuşacağını, ne ile karşılaşacağını belirleyen Allah'tır. Allah kitabında "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık" (Kamer Suresi, 49) hükmünü verir.
Bir başka ayette ise şöyle buyrulmaktadır:
   
 
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi, 22)
 
   
Mümin bu sırrın bilincinde olarak yaşamalı, inkarcıların içinde bulundukları "cehalet" boyutuna asla inmemelidir. Eğer yaşamın "kaderi izlemek ve seyretmek" olduğunu anlarsa, karşısına çıkan hiçbir olay onu üzmez ya da korkutmaz. Sığındığı mağaranın kapısına kendilerini öldürmek için gelen müşriklere rağmen, yanındaki arkadaşına ayette bildirildiği üzere, "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir" (Tevbe Suresi, 40) diyen Hz. Muhammed (sav) gibi her an emin ve cesur olur. 

Tevekkül

Bütün olayları meydana getiren Allah'tır. Allah'ın yaratmış olduğu olayların hepsinde müminler için mutlaka bir hayır vardır. Tüm olaylar, mutlaka müminlere faydalı olacak şekilde takdir edilmiştir ve herşey bu takdire göre gerçekleşir.
Mümin için tek güvenip dayanılacak dost, Allah'tır. Tek vekil O'dur. Müminin üzerine düşen, olaylar karşısında sadece Allah'ın razı olacağı umulan tepkileri vermek, sebeplere sarılmak, sonucunu ise Allah'tan beklemektir. Ayetlerde, inkarcıların haberdar olmadığı bu büyük sır şöyle ifade edilir:
   
 
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)
 
   
Başka bir ayette de tevekkülün sırrı yine şöyle açıklanır:
   
 
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
 
   
Mümin, inkarcılardan gelecek baskılara karşı şöyle demekle yükümlüdür:
   
 
"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül etmelidirler." (İbrahim Suresi, 12)
 
   
Bir başka ayette ise şöyle buyrulmaktadır:
   
 
Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)
 
   


“İNSANLARIN MUTSUZLUĞUNUN GERÇEK KÖKENİ İMANİ TEREDDÜTTÜR”
ADNAN OKTAR: Bazı şeyler anlatılmaz ama insanların çoğu, birçoğu iman konusunda hep tereddüt içindedirler. Yani 50’ye 50’dir, hep tereddüt içindedir. Darwinizmi anlattığınızda o 50’ler 51-52’ye doğru çıkar. Çünkü bu şeytanın, iblisin büyük bir oyunudur. Çok büyük bir olaydır bu. Bakın, Hz. Adem (as)’dan itibaren bütün peygamberler bu fitneye karşı, bu Darwinizm fitnesine karşı. Evet, Oktar Hocam ne diyorsun anlattıklarıma?
OKTAR BABUNA: Hocam kesinlikle, maşaAllah sizin vesilenizle oldu bu. Hakikaten bütün kötülüklerin kaynağında bu var.
ADNAN OKTAR: Şimdi biz en can alıcı yerden olaya girdik. En sıkıntı veren yerden girdik. Şimdi imani konuları anlattıkça insanların imanları pekişmeye başlıyor. İman pekişince insana neşe gelir. İman tereddüdünde insanların canı müthiş yanar. İnsanların mutsuzluğunun nedeni ne biliyor musunuz dünyada? Bir tane nedeni var. Ne ekonomik krizdir, ne şu, ne bu. Tek bir tanedir. İman tereddüdüdür. Kardeşim bir insan Allah’ın varlığından yüzde yüz emin olsa, cennetin varlığından yüzde yüz emin olsa, niçin mutsuz olsun? Bu mümkün mü? Aç bırakılsa, sürünsün yerde yine olmaz öyle bir şey. Adam, öleyim der. Müthiş mutlu olur. İman tereddütünden dolayı insanların canı yanıyor. Mutsuzluğun kökeni budur. Başka hiçbir nedeni yoktur. Mesela Rusya’da komünistler, o zaman ‘’Rustik’’ falan derlerdi, komünistlerin, Rusya’da çekilmiş resimler. Bütün milletin suratı düşmüştü değil mi? Mutsuz insanlar, neşesiz. Mesela Çin’e gidin, insanlıktan çıkmıştır insanlar adeta. Büyük bölümü öyledir. Mutluluk yoktur yüzlerinde. İman olmadığı için öyle işte. İman, hem dinçlik hem neşe hem sevinç hem güzellik hem kafa açıklığı ve müthiş bir akıl meydana getirir. Çok akıllı olur imanlı insanlar. (Sayın Adnan Oktar’ın 20 Şubat 2010 tarihli Gaziantep Olay TV’deki canlı röportajından)

Tefekkür

İnkar edenler yeryüzünde yaratılmış olan delilleri görmeden geçip giderler. İman eden bir insanın bu kişilerden farklarından biri ise, Allah'ın yarattığı delilleri her an görebilmesidir. Mümin çevresindeki her incelikte Allah'ın kudretini ve sanatını görür, O'nu tesbih eder ve Allah'a yakınlaşmaya yol bulur. Müminlerin bu vasıfları Kuran'da şöyle anlatılır:
   
 
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
 
   
Allah Kuran'ın birçok ayetinde "düşünmez misiniz", "düşünenler için deliller vardır" ifadeleriyle tefekkür etmenin önemini haber vermektedir. Ayrıca üzerinde düşünmek için Allah sayısız delil yaratmıştır. Gördüğümüz, farkına vardığımız herşey Allah'ın bir tecellisi ve delilidir. Bu nedenle göklerde, yerde ve bunların aralarında bulunan herşey birer tefekkür vesilesidir. Bir ayette şöyle buyrulur:
   
 
Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 11)
 
   
Ayette "tefekkür konusu" olarak gösterilenlerin biri, örneğin hurma ağacı üzerinde biraz düşünelim. Ağaç, bilindiği gibi toprağa atılan bir tohumdan ortaya çıkar. Tohum küçücük (bir santimetre küp bile etmeyen) bir cisimdir, ama o tohumun içinden kısa süre içinde 4-5 metre uzunluğunda ve yüzlerce kilo ağırlığında dev bir tahta kütlesi oluşur. Tohumun bu dev tahta parçasını yaparken kullanabileceği tek malzeme ise içine gömülü olduğu topraktır. 
Peki ama tohum nasıl ağaç üretmeyi bilir? Nasıl olur da etrafındaki toprağın içinde gerekli malzemeleri ayrıştırıp bunları tahta dokusu oluşturmak için kullanmayı "akledebilir"? Ürettiği ağacın nasıl bir şekle ve yapıya sahip olması gerektiğini nasıl tahmin edebilir? Bu son soru özellikle önemlidir. Çünkü tohumdan herhangi bir tahta parçası çıkmamaktadır. Tohum, içinde damarlar bulunan, topraktaki maddeleri özümsemek için gereken köklere sahip ve üst kısmı da dallara ayrılan son derece iyi düzenlenmiş bir canlı madde üretmektedir. İnsan bile iyi bir ağaç resmi çizmek gerektiğinde zorlanır; ağacın köklerindeki ve dallarındaki ayrıntıları çizmek zor bir iştir çünkü. Oysa tohum, çizmek şöyle dursun, bu son derece kompleks cismi topraktaki malzemeleri kullanarak sıfırdan üretmektedir.
Bu durumda tohumun son derece akıllı bir varlık olduğu sonucuna varırız. Daha doğrusu, tohumun içinde son derece etkileyici bir akıl vardır. Peki bu akıl bu tohuma nereden, nasıl gelmiştir? Nasıl olur da bir çekirdek, böyle bir akla ve hafızaya sahip olabilir?
Kuşkusuz bunun tek bir cevabı vardır: Allah tohumu ağaç yapabilecek yetenekle yaratmış, bu işlem için gerekli bilgilere sahip olacak şekilde var etmiştir. Toprağa atılan her tohum Yüce Allah'ın ilmi ile kuşatılmıştır, O'nun ilmi ile büyür. Bir ayette bu gerçek şöyle haber verilir:
   
 
Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)
 
   
Tohumu yaratan da, toprağın içine düştüğünde onu yarıp içinden yeni bir bitkiyi çıkaran da Allah'tır. Bu gerçek Enam Suresi'nde şöyle haber verilmektedir:
   
 
Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Enam Suresi, 95)
 
   
Tohum, Allah'ın evrende yarattığı sonsuz sayıdaki "tefekkür konusu"ndan yani "iman hakikati"nden yalnızca birisidir. Kimi insanlar, akıllarını saran kalın gaflet perdesini sıyırır da, "nasıl", "neden" gibi sorular sorarak düşünürlerse, tüm evrenin Allah'ın varlığının ve gücünün delilleriyle dolu olduğunu rahatlıkla göreceklerdir.

KURAN AHLAKI - BÖLÜM 2

Dikkatli Olmak

Tefekkürün önemli bir parçası da dikkattir. Başta da belirttiğimiz gibi, Allah, tüm evreni ve o evrenin her parçasını Kendi varlığının delillerini göstermek için yaratmıştır. Ancak inkarcılar bu gerçeği kavrayamazlar. Çünkü bu inceliği kavrayacak bir "görme" yeteneğine sahip değildirler. Kuran'da bildirildiği gibi "... gözleri vardır bununla görmezler...". (Araf Suresi, 179) Gözleriyle gördükleri maddesel evrenin üzerindeki ince perdeyi kaldırıp, arkasındaki büyük gerçeği fark edebilecek bir akla ve kavrayışa sahip değildirler.
Mümin ise, Allah'ın kainatı bir hikmet ile ve bir amaç üzere yarattığını kabul etmekle, bu, gözleri olan ancak görmeyen güruhtan ayrılır. Ancak bu kabul imanın ilk aşamasıdır. İman ve ona paralel olarak akıl geliştikçe, mümin kabul ettiği bu büyük gerçeği karşısına çıkan her ayrıntıda teşhis etmeye başlar.
İmanın söz konusu gelişimi üç aşamaya ayrılır; İlm-el yakin, Ayn-el yakin, Hakk-el yakin.
Bu evreleri açıklamak için kullanılan bir yağmur örneği vardır. Dışarıda yağmurun yağdığını bilmenin üç derecesi bulunur. Birinci derecede yani ilm-el yakinde, bir kişi pencereleri kapalı bir biçimde evinde oturmakta iken dışarıdan gelen birisi, ona yağmurun yağdığını söyler ve o da onun doğruluğuna inanır. İkinci derece, ayn-el yakin, yani gözle kavrama derecesidir: Kişi, pencerenin yanına gider, perdeyi aralar ve yağmurun yağdığını gözleriyle görür. Hakk-el yakinde ise, kapıyı açar ve evden çıkar; artık yağmurun "içinde"dir.
İşte imanın ilm-el yakinden ayn-el yakine, hatta daha da ilerisine gitmesi için yapılması gereken fiili dualardan biri, dikkatli olmaktır.
Çünkü Allah'ın ayetlerini görebilmek ve inkarcılar gibi "gözleri olan ama görmeyen"lerden olmamak için, bu gerekir. Nitekim Kuran'da müminler, Allah'ı kavramak için dikkatli olmaya çağrılmaktadırlar. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
   
 
Dikkatli olun; göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette bilir. Ve O'na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir. (Nur Suresi, 64)
Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)
 
   

Allah'ın ayetlerini her yerde görebilmek için bu konu üzerinde düşünme ve bunun için zihni eğitmek gerekmektedir. Aksi halde, kendi başına bırakılan bir zihin, kontrolsüz bir biçimde dolaşmaya başlar. Birkaç saniye içinde konudan konuya atlar ve "boş işler"le, gereksiz ayrıntılarla, küçük hesaplarla kendini meşgul eder. Bu, bir tür sarhoşluktur. Kişi, aklını kontrol edemez. Herhangi bir konu üzerinde yoğunlaşıp dikkatini toplayamaz. Böyle olunca da, hem etrafında gelişen olayların inceliklerini kavrayamaz, yani tefekkür edemez, hem de bu olaylara müdahale edecek bir iradeye sahip olamaz. Aksine kişinin düşünceleri olaylar tarafından yönlendirilir.
Oysa mümin, Allah'ın izniyle düşüncelerini dilediği gibi yönlendiren, aklını sürekli Allah'ı tanımak, Allah'ın şanını yüceltmek, O'nun dinine hizmet etmek için kullanan insandır. Bu nedenle iman eden bir insan aklına boş bir düşünce geldiğinde bunu hemen fark eder. Şeytanın aklına bir kuşku ya da kuruntu sokmaya çalıştığını anlayarak Kuran'da tarif edildiği şekilde zihnini bu baskıdan kurtarır. İşte tüm bu "aklı temiz tutma" çabasının en önemli parçası dikkattir.

Her İşte Bir Hayır Olması

Allah herşeyi bir hikmet üzerine yaratır. Bu hikmetlerden biri de, Rabbimiz'in meydana getirdiği olayların sonucunun müminler için mutlaka hayır olmasıdır. Allah müminlerle beraberdir ve müminlerin aleyhine yol vermez.
Müminin karşısına çıkan bazı olaylar, örneğin inkarcıların kurduğu bir tuzak, ilk bakışta olumsuz, aleyhte bir durum gibi gözükebilir, ama Allah mutlaka bunda da bir hayır yaratmıştır. Bu olayda ne gibi hayırlar olduğunu da hemen veya zaman içerisinde müminlere gösterir. Bu yüzden müminlerin de karşılaştıkları her olayda bir hayır olduğunu bilmeleri gerekir.
Kuran kıssalarında bu konuya örnek teşkil eden birçok olay anlatılmaktadır. Hz. Yusuf (as)'ın hayatı bunlardan bir tanesidir. Hz. Yusuf (as) küçük bir çocukken kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, sonra oradan kurtulmuş, ancak bir süre sonra masum olduğu halde, suçlanarak zindana atılmıştır.
Hz. Yusuf (as)'ın yaşadıklarına benzer durumlarla karşılaşan bir insan eğer imana ve imanın getirdiği bilince sahip değilse, büyük zorluklarla karşı karşıya olduğunu, başına felaketlerin geldiğini düşünecektir. Oysa Hz. Yusuf (as) tüm bu olayların Allah'ın kontrolünde geliştiğini ve hepsinde mutlaka bir hayır olduğunu hiçbir zaman unutmamıştır. Nitekim Allah bir süre sonra tüm bu felaket gibi görünen olayların arkasındaki hayrı ona göstermiş ve Hz. Yusuf (as)'ı, atıldığı Mısır zindanlarından kurtararak o ülkenin yönetiminde söz sahibi bir kişi haline getirmiştir.
Bindiği gemide "kim denize atılacak" diye kura çekilen ve kura kendisine isabet edip denize atılan, sonra da dev bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus (as)'ın durumu da Hz. Yusuf (as)'a benzemektedir. Kuran'da, Hz. Yunus (as)'ın Allah'ı "tesbih edenlerden" olduğu için o yerden kurtarıldığı ve sonra da ödüllendirildiği şöyle anlatılır:
   
 
Eğer (Allah'ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı, Onun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı. Sonunda o hasta bir durumdayken çıplak bir yere (sahile) attık. Ve üzerine, sık-geniş yaprakla (kabağa benzer) türden bir ağaç bitirdik. Onu yüzbin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik. Sonunda ona iman ettiler, Biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık. (Saffat Suresi, 143-148)
 
   

Kuran kıssalarında anlatılan tüm bu örnekler, insana önemli bir ders verir: Bir olayın "felaket" gibi görünmesi, onun gerçekte öyle olduğu anlamına gelmez. Eğer bir mümin, Allah'a güvenip dayanırsa, O'ndan yardım diler, O'na sığınırsa, onun başına gelecek hiçbir olay "kötü" değildir. Allah yalnızca onu imtihan etmek, Kendisi'ne olan sadakat ve inancını sağlamlaştırmak için çeşitli zorluklar meydana getirir, ama bunların hepsinin hayırlı bir sonucu olur.
İnkarcılar için ise bu durumun tam tersi söz konusudur. Hiçbir olay onlar için "hayırlı" değildir. Onlara görünürde zevk ve neşe veren, güzel gibi görünen şeyler de gerçekte ahirette çekecekleri azabı artıran sebepler olacaktır. İnkar edenlerin haksız olarak elde ettikleri tüm kazançlar, hesabı sorulacak birer günah olarak onlar adına yazılmaktadır. Allah, Kuran'da şu hükmü verir:
   
 
Allah'ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. (Al-i İmran Suresi, 180)
 
   

 

Yanıbaşımızdaki Ölüm

Cahiliye toplumu, adından da anlaşıldığı gibi, son derece bilgisiz, akılsız ve bilinçsiz bir toplumdur. Bu toplumun üyeleri, hayatlarını kesin gerçeklere, akla ve mantığa dayandırmazlar. Aksine boş ve batıl inançlar, gerçek dışı zanlar, temenniler ve sonuçta aldanışlarla yaşarlar. Bu aldanışların biri de, ölüm hakkındaki düşünceleridir. Ölümün, mümkün olduğunca akıldan uzak tutulması, düşünülmemesi gerektiği kanaatindedirler.
Böyle yapmakla, yani ölümü göz ardı etmekle yapmak istedikleri şey ise, kendi akıllarınca ölümden kurtulmaktır. Ölümü düşünmeyince, ölümden uzaklaştıklarını sanırlar. Elbette ki bu mantık, bir tehlikeden kurtulmak için kafasını kuma gömen devekuşununkinden daha farklı bir mantık değildir. Oysa bir tehlikeyi görmezlikten gelmek, o tehlikeyi yok etmez. Aksine o tehlikeye hazırlıksız yakalanmak ve dolayısıyla daha büyük zarar görmek anlamına gelir.
Mümin, her konuda olduğu gibi, bu konuda da cahiliye toplumunun mantığından tümüyle uzaktır. Onlar gibi açık ve kesin bir gerçeği yok sayarak hayali bir dünyada yaşamaz. Aksine, gerçek olduğu, şimdiye dek dünya üzerinde yaşamış olan istisnasız tüm insanların şahitliği ile kesin olarak ispatlanmış olan ölümü, ciddi bir biçimde düşünür. İnkarcılara ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği bir emri uyarınca şöyle seslenir:
   
 
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)
 
   

Ölüm unutulması, düşünülmemesi gereken bir "musibet" değil, aksine insana hayatın gerçek anlamını öğreten ve dolayısıyla üzerinde yoğun biçimde düşünülmesi gereken büyük bir derstir. Mümin bu büyük olay üzerinde akılcı ve samimi bir biçimde düşünür. Allah'ın insanı bir süre yaşattıktan sonra neden bu dünyadan ayırdığını, neden tüm canlıları ölümlü kıldığını düşünür. Kuran'a göre, yaratılmış olan her varlık kısacası herşey ölümlüdür. Bu, onların aciz ve zayıf birer "kul" olduklarını gösterir. Hayatın sahibi Allah'tır; yaratılmışlar, ancak Allah'ın dilemesi ile hayat bulurlar ve yine Allah'ın dilemesi ile hayatlarını yitirirler. Allah ayetlerinde şöyle hükmetmektedir:
   
 
(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) baki kalacaktır. (Rahman Suresi, 26-27)
 
   

Herkes ölecektir ve en önemlisi, ne zaman nerede öleceğini kimse bilemez. Hiç kimsenin bir dakika sonra hayatta kalacağına dair bir garantisi yoktur. Bu nedenle, mümin sanki her an ölecekmiş gibi davranmalıdır. Ölümü sık sık düşünmek müminin ihlasını korumasını ve hep şuurlu hareket etmesini sağlar, Allah korkusunu artırır, nefsini terbiye etmesine yardımcı olur.
Kuran'da, her insanın bir gün öleceği şöyle bildirilmiştir:
   
 
Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 34-35)
 
   


“İNSANIN BÜYÜK ACZİNE RAĞMEN ALLAH'I UNUTMASI VE
DİNE KARŞI OLMASI ÇOK ŞAŞIRTICIDIR”

ADNAN OKTAR: Bir de kardeşim, dünyada ne var yani? Yemek var, yani onu bile bir tabak, birkaç tabak yenebiliyor yense bile. O da kilo aldırıyor insana, rahatsızlık veriyor. Öyle bir şey yok. Uykudan uyanıyorsun, zaten bakın 8 saat uyku mecburiyetindedir insanların büyük bir bölümü, %90’ı. Hadi 6 saat diyelim, 7 saat diyelim. Genellikle böyle. Bu insanın aczi açısından çok dev bir olay. Çünkü en hayati, en güzel saatler uyku ile geçmiş oluyor. Mesela gece saatleri uykuya mecbur oluyor. Yemek yemek de yani o kadar kolay bir şey değildir. İnsan zaruri olduğu için yemek yiyiyor değil mi? Mesela dişini fırçalıyor vs. Mesela televizyon reklamlarına bakıyorum; işte falanca krem sizin ağrınızı giderir. Baş ağrınızı, diş ağrınızı, sırt ağrınızı giderir, ağrı ile ilgili krem. Saçınız dökülüyorsa diyor, şu ilaç var piyasada diyor. Gözünüz görmüyorsa, falanca hastane diyor sizin için çok ideal diyor, göz hastalıkları için diyor. Mesela kulağınız işitmiyorsa diyor, bizde alet var, bakın diyor, işitme aleti. Bunu şu kadar indirim ile satıyoruz diyor. Tansiyonunuz yüksekse diyor, işte doktorlar toplanıyorlar, şu şu şu yiyeceklere dikkat edin, sürekli de ölçün. Size bakın otomatik tansiyon aleti satıyoruz diyor. Yanında da hediyesi var diyor. Bakın hep insanların aczini, hep çektikleri zorlukları ortadan kaldırmak için Allah’ın yarattığı alet edavatlarla insanlar iç içe yaşıyorlar. Onları da Allah yaratıyor. Sırf aczlerini görsünler diye, mesela tansiyon aleti. Şekeriniz yükseldiyse diyor, işte şekerin tespiti için kan alıp hemem anında tespit yapan, bakın alet çıktı diyor. Onu da Allah yaratıyor acz için. Mesela o kadar çok insan şeker hastası ki. Yani nefes aldırmayan bir sistemdir şeker hastalığı, müthiş aczdir. Tansiyon mesela müthiş bir aczdir. Ama mesela bir kokona topluluğu oluyor bazen, televizyonda da gösteriyor, böyle kokoş topluluğu. Mesela 50 tane filan kokoş; oksit sarı kafaları, ojeler, dört kat ojeden böyle artık üstü kırmızı, altı yeşil, kat kat... Mobilya dökülür de böyle altından astarı çıkar ya öyle. Takma dişler karmakarışık, gözünde lens. Efendim orasında burasında silikonlar, işte yüzünde silikonlar, suratını germek için binbir türlü operasyon, ilaç. Tansiyon ilacını alıyor gitmeden önce, şekerini önce bir kontrol ediyor. Romatizma da var, romatizma ilacını da alıyor yürüyebilsin gibisinden. Sonra gidiyor toplantıya sanki hiçbir şey olmamış gibi. Millet birbirini böyle çeliktenmiş gibi görüyor. Halbuki herkes, oraya toplananların hepsi sürünüyor, perişan vaziyetteler. Kiminin böbrek taşı var böbreği ağrıyor, kiminin tansiyonu var, tansiyon ilacı almış zor ayakta duruyor. Kimi kanser tedavisi görüyor. Ama orada bir sahte mutluluk içerisindeler. Ellerinde viski bardaklarıyla böyle; dinle, imanla, İslam’la alay ederek, eğlenerek -haşa- bir sahte mutluluk tablosu yapıyorlar. Kafalarında peruk, peruğu kayıyor, onu düzeltiyor. Değil mi? Suratı silikondan şişmiş, ağzı burnu silikon, uyuşmuş böyle silikondan ağzı. İçtiğinin farkına varmıyor. Veya botox yaptırmış ağız tamamen uyuşmuş, ağız kontrolü yok. Gülemiyor bile artık. Yüzde anlamsız bir ifade. Mutluluk resimleri çektiriyorlar beraber topluca, gazetecileri topluyorlar filan. Diyor işte, “falancazadeler bilmem ne gününde çok mutluydular” diyor. Ama iki ayağı birden mezara sallanmış mesela. Artık perişan vaziyette, öldü ölecek yani. Tek bir kere Allah’ı ağzına almıyor, tek bir kere. Müslümanlara karşı nefretini coşkuyla anlatıyor böyle azgınca anlatıyor. İşte bu da bir mucizedir. İnsanın bu kadar aczine bu kadar zavallılığına rağmen, bazı insanların bu perişan şartlar altındaki yaşama azmi ve Allah’ı unutma azmi ve dine karşı olma azmi bir mucizedir. Çok şaşırtıcıdır. Halbuki orada insan aczini görür, Allah’a tam teslim olur. “Ya Rabbi ben senin huzuruna geleceğim kısa sürede. Benden dertleri, elemleri uzak tut, ben sana ram oldum, sana kendimi teslim ettim” diyerek, ruhunu cennete çevirmesi gerekir. Yani öyle bir şeyde insan vücudunun acısını bile duymaz. Hastalığın rahatsızlığını bile duymaz. Mesela tansiyon da genelde asabiyetten oluyor. Şeker yine asabi olarak çıkıyor. Mesela birçok gencin boyunlarında fıtık var, boyun fıtığı. Birçoğunun sırtında fıtık var insanların. Mesela ondan da kimsenin haberi olmuyor. Bel korsesiyle geliyor; “işte falanca doktor bir sırt şeyi yaptı” diyor, “bununla merdivenleri 15 yaşındaki gibi koşarak çıkmaya başladım” diyor. Bak o da bir insanın aczi yani. “İşte mıktanısla bir şey oluşturdu” diyor, “yelek gibi bir şey”. Üzerine giyiyor böyle kat kat. Altta romatizma bantları. Bakın burada da romatizma bileziği altta diyor. “Koluma bakır romatizma bileziğimi taktım” diyor. “Şeker ilacımı aldım” diyor, “insülin iğnesi de oldum” diyor, “bomba gibiyim” diyor. “Tansiyon ilacını da aldık” diyor. Peruk da kafaya tam oturmuş. “Bu sefer zamklı peruk, bu daha da sağlam” diyor. “Zamkla yapıştırdık, çıkmıyormuş” diyor. Yani bu perişanlığı içerisinde daha hala dine, Kuran’a, Allah’a haşa kendince saldırmaya kalkıyor. Ve şu kadarcık yerde yaşıyor bakın. Bu kadarcık yerde ve görüntü olarak yaşıyor. Görüyor musun insanın zavallılığını, aczini? Ve buna rağmen haşa kendince Allah’a meydan okumaya kalkıyor. Yalnız onu yaratan da yine Allah’tır. (Sayın Adnan Oktar’ın 4 Mart 2010 tarihli www.harunyahya.tv röportajından)

Şeytanın Hiç Durmayan Faaliyeti

Allah Hz. Adem (as)'ı yarattığı ve tüm meleklere "Adem'e secde edin" emrini verdiği zaman, şeytan akılsızca karşı gelmiş ve bu çirkin isyanı yüzünden sonsuza dek lanetlenmiştir. Bunun üzerine o da, kıyamet gününe kadar insanları saptırmak için Allah'tan süre istedi. Allah bu izni verince de şu vaadde bulundu:
   
 
De ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın" (Araf Suresi, 16-17)
 
   

Bir başka ayette, şeytanın "saptırma" vaadi şöyle anlatılır:
   
 
"Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 119)
 
   

Eğer insan şeytanın bu vasfından habersiz olursa, kendini ondan koruyamaz ve tuzağına kolayca düşebilir. Bu nedenle, müminin Kuran'da haber verilen bu gerçeği her an aklında tutması, şeytanın saptırıcı telkinlerine karşı uyanık davranması gerekir. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
   
 
Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır. (Fatır Suresi, 6)
 
   

Şeytana karşı en dikkatli olması gerekenler ise, müminlerdir. Çünkü şeytan asıl olarak onlarla uğraşır. İnkarcıları saptırmak için uğraşmasına gerek yoktur, çünkü onlar zaten şeytanın ordusu haline gelmişlerdir. Bu yüzden, tüm gücünü kendi aklınca müminleri zayıflatmak, onları türlü şekillerde din ahlakını yaşamaktan geride bırakmak için harcar. Bu nedenledir ki Allah, şeytanın fitnesine karşı müminleri şöyle uyarmaktadır:
   
 
Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (Nur Suresi, 21)
 
   

Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, şeytanın bu faaliyeti ihlaslı müminleri etkilemeyecektir. Fakat zayıflık gösteren ve gaflete dalanlar, şeytanın sürekli olarak vermeye çalıştığı olumsuz telkin ve kuruntudan etkilenebilirler. Unutmamak gerekir ki şeytan faaliyetini hiç durmadan, ara vermeden, durup dinlenmeden, uyumadan sürdürmektedir. Mümin de buna karşı sürekli Allah'ı anmalı, her an dikkat ve manevi teyakkuz halinde olmalıdır.

Daima Kötülüğü Emreden Nefis

İnsanın şeytan kadar dikkat etmesi gereken bir başka saptırıcı unsur da kendi içindedir. Allah, insanı yaratırken onun nefsine (benliğine) hem iyilik, hem de kötülük ilham etmiştir. Ve bu kötü taraf, insanı sürekli şeytanın tarafına çekmeye çalışır. Kuran'da, insan ruhundaki bu çift yön şöyle açıklanır:
   
 
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
 
   

İnsan, ayette belirtilen nefsinin içindeki bu "fücur"dan haberdar olmalı ve her zaman bu tehlikeye karşı dikkatli davranmalıdır. Eğer nefsindeki kötülüğün varlığını kabul etmez de, ayette söylendiği gibi onu "örtüp sarar"sa, kişi kötülükten sakınamaz, yine ayette bildirildiği gibi "yıkıma uğrar".
Dolayısıyla insanın içindeki kötü yöne karşı dikkatli davranması, sürekli olarak nefsini arındırmaya çalışması gerekir. Hz. Yusuf (as)'ın ayette haber verilen,"Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir"(Yusuf Suresi, 53) şeklindeki ifadesi, müminin nefsine karşı olan bu ihtiyatlı örnek tavrı sergiler.
İnsan, nefsine karşı her zaman bu şekilde ihtiyatlı davranmalı, nefsinin emredeceği kötülüklere karşı daima uyanık olmalıdır. Çünkü, "... Nefisler 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır kılınmıştır."(Nisa Suresi, 128) Bu tutkuların insana neler yaptırabileceğine de Kuran'da işaret edilmiştir. Örneğin Hz. Adem (as)'ın oğullarından birini, kardeşini öldürmeye yönelten şey nefsidir. (Maide Suresi, 30) Samiri'nin, Hz. Musa (as)'ın ardından tekrar putlara tapmasının ve kavmini de aynı sapıklığa sürüklemesinin ardında yatan neden de aynıdır; Samiri ayette bildirildiği üzere, "... bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi" (Taha Suresi, 96) demektedir.
İnsanın kurtuluşu, kendini kıskançlığa, bencilliğe, isyan ve şirke yönelten nefsinin "fücurundan" sakınmasına bağlıdır. Kuran'da ifade edildiği üzere "... Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır."(Haşr Suresi, 9) Konuyla ilgili başka ayetlerde de şöyle buyrulmaktadır:
   
 
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir. (Naziat Suresi, 40-41)
 
   

İşte mümin için en büyük mücadelelerden biri nefisle yapılan bu mücadeledir. İman eden insan nefsinin kendisine aşılamaya çalışacağı; bencillik, kıskançlık, kibir, hırs gibi hastalıklara karşı koymalıdır.
Nefis, insanı boş hedefler peşinde koşturur. İnsana, daha çok mal ya da statü kazandığında tatmin olacağını fısıldar. Oysa insan bu tür zevklerin hiçbiriyle tatmin olmaz. Ne kadar çok kazansa, daha da fazlasını ister. Bu haliyle nefis, aç ve asla doymayan vahşi bir hayvan gibidir.
Nefsin tatmin bulması ise, söz konusu geçici zevklerin hiçbiriyle değil, ancak ve ancak kişinin Allah'a sığınmasıyla mümkün olur. İnsan, Allah'a kul olmak için yaratılmıştır ve "... kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur"(Rad Suresi, 28) hükmü uyarınca, bu görevini yerine getirip O'nun rahmetine sarılmaktan başka hiçbir şey ona huzur ve tatmin vermez.
O nedenledir ki, tatmin bulmuş bir nefis ancak inkarın her türlü pisliğinden sıyrılarak iman eden nefistir. Allah Kuran'da bu nefse şöyle hitap eder:
   
 
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)
 
   

Allah Katında Seçilmişlik

Allah her insan için bir kader belirlemiştir ve bu kaderi hiç kimsenin ya da hiçbir olayın değiştirmesi mümkün değildir. İnsanın hangi tarihte, hangi toplumda, hangi aileye mensup olarak doğacağını, ilerleyen yaşamı boyunca da nelerle karşılaşacağını takdir eden ancak Allah'tır. İnsana sahip olduğu aklı, kafasından geçirdiği düşünceleri ilham eden de yine Allah'tır.
Dolayısıyla bir insanın iman etmesi, sahip olduğu herhangi bir özellikten kaynaklanmaz. İmanı veren, ancak ve ancak Allah'tır. Allah "Hadi"dir, yani hidayet verendir; "Rab"dir, yani eğitip yetiştirendir. Dilediği kulunu doğruya yöneltir. Kuran'da bu gerçeği bize haber veren Hz. Musa (as)'ın sözleri şöyledir:
   
 
Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir. (Taha Suresi, 50)
 
   
İman eden insanlar, Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kişilerdir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
   
 
Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir... (Kasas Suresi, 68)
 
   

Cehenneme giden insanlar, orayı hak ederek girerler. Çünkü kendilerini yaratan Allah'a karşı isyan etmişler ve o en büyük azaba "müstahak" olmuşlardır. Buna karşın, cennete ancak Allah'ın lütfu ve bağışlaması sayesinde girilir. Allah, cennetine sokacağı müminleri seçmiş, onlara lütufta bulunmuş, onları eğitmiş, günahlarını bağışlamış, hatalarını örtmüştür.
Mümin, bu seçilmişliğinin her zaman için farkında olmalı, kendisine verilen iman nimetine karşı, daima Allah'a şükür halinde yaşamalıdır. Bu seçilmişliğin şerefi onun her hareketine yansımalı, bunun vakar ve asaletini üzerinde taşımalıdır. Yeryüzünde Kuran'da tarif edilen ahlakı temsil ettiğinin, çoğu kimse gaflet ve sapıklık içinde iken, Allah'ın kendisini imanla şereflendirmiş olduğunun bilincinde olmalıdır. Çünkü mümin yeryüzünde yaşayan insanlar içinde, "ziyanda" olmayan, her geçen gün cehenneme biraz daha yaklaşan güruhun içinde yer almayan az sayıdaki kuldan biridir. Allah, hangi insanların ziyanda olduğunu şöyle haber verir:
   
 
Asra andolsun; Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka. (Asr Suresi, 1-3)
 
   

Tüm inkarcılar, sonu cehenneme doğru giden bir "ziyan"ın içinde iken, bir mümin için Allah'ın kendisini bu durumdan kurtarması ve tüm insanlara üstün tutması elbette ki çok büyük bir şereftir.