İnkarcılara Sevgi Duymama
İnsanın Kuran ahlakını hakkıyla yaşayabilmesi için, cahiliye toplumunun tüm ön yargılarından, batıl inanışlarından ve değer yargılarından tamamen kopması gerekmektedir. Terk edilmesi gereken kavramların başında da, cahiliyenin batıl sevgi anlayışı gelir.
Cahiliyede sevgi menfaat üzerine kuruludur. Bu batıl sistemde bir insan bir diğer insanı kendisine menfaat sağladığı, kendisine baktığı ya da en azından iyi davrandığı için sever. Sevginin bir diğer ölçüsü ise kan bağıdır; insanlar kendi ailelerinden, sülalelerinden, "aşiret"lerinden hatta kimi zaman milletlerinden olan başka insanları sırf aralarındaki kan bağı nedeniyle severler.
Oysa mümin için sevginin kıstası bunlar değildir. Çünkü o, herşeyden fazla olarak Allah'ı sevmektedir. Bu, Kuran'da şöyle açıklanır:
Allah'ı herşeyden çok seven mümin, diğer insanları da Allah'a olan yakınlıklarına göre sever ya da Allah'a olan nankörlüklerine göre onlardan uzaklaşır. Allah'a nankörlük eden, O'nun dinine düşman olan insanlar kendisine çok yakın olsalar da hiçbir şey değişmez. Kuran'da müminlerin bu vasfı şöyle anlatılır:
İnkarcılara karşı az da olsa sevgi beslemek ise, Allah'ın rızasına aykırı bir harekettir ve asla mümine yakışmaz. Kuran'da, bu konuda müminler şu şekilde uyarılmaktadırlar:
Hz. İbrahim (as) ve kavminin tavrı, tüm müminler için mükemmel bir örnektir:
Hiçbir Şeyi Allah'tan, Elçisinden Ve
|
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
| ||
Müminler mallarını ve canlarını Allah'a adamışlardır. Dolayısıyla, malları ya da canları üzerinde herhangi bir tasarrufları olamaz. Allah neyi emrederse, onu şevkle yaparlar. Allah bir nimet verirse, onu kullanır ve Rabbimize şükrederler.
Böyle bir mümin, hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz ve dünya üzerindeki hiçbir şey de onu fikren mücadeleden alıkoyup oyalayamaz. Allah'ın emrini yerine getirmek için dünyada sahip olduğu herşeyi geride bırakıp bir anda kendisini ölüm tehlikesinin içine atabilir. Aksi bir tavır ise, insanın malını ve canını satmadığını, hala onları sahiplendiğini gösterir ki, sonu hüsrandır. Allah şu hükmü verir:
De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resulü'nden ve O'nun yolunda cehd etmekten (çaba harcamaktan) daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)
| ||
Bu iman ve bu bilinç Peygamber Efendimiz (sav)'e tabi olan sahabelerde o kadar güçlüydü ki, Peygamberimiz (sav) ile birlikte savaşa gitmekten çekinmek bir yana dursun, Peygamberimiz (sav)'in yanında savaşa gidebilmek için her yolu deneyen, gitmek imkanı olmadığında ise üzüntüsünden ağlayanlar vardı. Allah, bu salih müminlerle mücadeleden kaçan kişiler arasındaki farkı şöyle haber verir:
Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, bilmezler. (Tevbe Suresi, 91-93)
| ||
“MEHDİYET'İ VİCDANEN FARK EDEN KİŞİ, BOŞ İŞLERDEN YÜZ ÇEVİRİP,
BU HAREKETE YARDIMCI OLUR”
BU HAREKETE YARDIMCI OLUR”
ADNAN OKTAR:Vicdanın sesini dinlemek farzdır. İnsanlar bunu yanlış biliyorlar. Yani farzlar sadece şarap içmemek, kumar oynamamak gibi değil. Halbuki bak vicdanının sesini dinlememek de haramdır. Vicdanının sesini dinlemek de farzdır. Mesela Mehdi (as) olduğuna dair, Mehdiyet hareketi olduğuna dair bir kanaati gelirse bir insanın orada Kuran’a uyma mevzubahis olduğu için o harekete uymak farzdır. Farz olur çünkü Allah’ın dinini tebliğ ediyorlar, İslam ahlakını yayıyorlar. Kuran’ı yayıyorlar, gece-gündüz gayret ediyorlar. Böyle bir topluluk var. Sen ne yapıyorsun? Yan gelip yatmışsın. İşte nişanlısının gönlünü almak için gidip ona pırlanta yüzük almakla meşgul oluyor. Gidiyor evine eşya düzmekle ilgileniyor. Evin eşyalarını beğenmiyor. Onları yeniden değiştirmeye kalkıyor, değil mi? Yaz tatilinde nereye gideceğini ayarlıyor. Yazlıktaki evin konumunun daha iyi olması için neler yapılabilir onunla uğraşıyor. Bakıyor ki, oradaki hareket çok ciddi olarak İslam ahlakına, Kuran’a hizmet için gayret ediyor. İnsan vicdanen ne der? “Ben boş işle uğraşıyorum. Allah’ın rızası için samimi olarak hizmet eden bu insanlara iltihak edeyim veyahut yardımcı olayım” veya “onlar gibi olayım” gibi karar vermesi gerekir vicdanen. Geçenlerde de bunu söyledim yani bazı insanlar sadece belirli farzlar vardır onu yaparım zannediyor. Halbuki vicdanın her emrine uymak farzdır ve karşılığı da cehennemdir yapılmamasında. Bir insan ömrü boyunca vicdanı ile mücadele ettiyse, vicdanının emrettiğinin tersini yaptıysa harama girmiş olur ve bu cehennem ahlakıdır. Cehennem ehlinin ahlakıdır. İnsanın vicdanın emrini yerine getirmesi lazım. Mesela bir kedi yavrusu orada ciyak ciyak bağırıyor, hayvanın ayağı sıkışmış. Adam beni ilgilendirmez, bu Kuran’da yazmıyor diyemez. Bu haram olur, oradan onu çıkartması farzdır. O hayvan acı çekiyor orada. Anlatabildim mi?
Veyahut mesela adam diyor ki, “ölmek üzereyim açlıktan” diyor. “Bana yarım dilim ekmek verin” diyor. Farz verilmesi o ekmeğin. Yani bana ne diyemez adam. Yahut hani diyorlar ya başka kapıya, diyemezsin sen. Adam seni görmüş, sen o anda sorumlusun. Ölüyorum diyor adam çünkü. Ama keyfi istese ayrı mesele. Anlatabildim mi? Mesela bak geçenlerde de örnek verdim. Trafik kazası mesela, bir yerlerde vurmuş araba, düşmüş adam can çekişiyor. Orada onu gören herkesin o kişiye yardım etmesi farzdır. Aksi haramdır, cinayet gibi bir şey olur o, hükmü. Ölüyor adam yani sen kurtarsan kurtulacak o insan değil mi? İşte Mehdiyet de öyledir. Mehdiyet’in ilan edilmesine gerek yok. İnsan onu anlar zaten vicdanen. Mesela Mesih (as) da, Hz. Mesih (as)’ı da talebeleri imanın nuruyla anlayacaklar, vicdanıyla anlayacak.Vicdani kanaatle ona yardımcı oluyorlar. Mehdi (as)’ın talebeleri de vicdani kanaatle onun Mehdi (as) olduğunu anlıyorlar. Yani vicdanının sesini dinlediği için. O 313 kişi böyle rastgele Mehdi (as)’a uymuş değil. Vicdanın sesini dinlemenin farz olduğunu bildikleri için Mehdi (as)’a uyuyorlar. Hz. İsa (a.s.)’ın 1400 tane talebesi rastgele, böyle bir insan var biz buna yardım edelim demiyor ki. Vicdanının sesini dinliyor. Farz olan vicdanın sesini dinliyor ve gereğini yapıyor. Çok risklidir Hz. İsa (as)’ın talebesi olmak. Çok zordur. Çok meşakkatlidir. Yani, onlar da uykusuzluk çekecek, çile çekecek, acılar çekecekler, tehdit görecekler, kimi şehit edilecek. Zordur Hz. İsa (as)’ın talebesi olmak da. (Sayın Adnan Oktar’ın 4 Mart 2010 tarihli www.harunyahya.tv röportajından)
Gevşememe, Üzülmeme, Hüzne Kapılmama
Mümin, Allah yolunda fikren ve ilmen uzun ve zorlu bir mücadele yürütür. Karşısında çoğu kez kendisinden teknik olarak daha güçlü, daha kalabalık görünen kişiler vardır. Ancak bu kalabalığın ve kurdukları tuzakların, müminler için hiçbir önemi yoktur. Çünkü salih müminler, Allah'ın korumasında olan mübarek insanlardır. Ve koşullar ne olursa olsun muhakkak üstün gelirler.
Müminlerin muhakkak üstün gelmelerinin sırlarından biri, asla gevşemeden, şevk ve heyecanla fikri mücadelelerini sürdürmeleridir. İnkarcılar ise böyle olamazlar; dünyaya olan bağlılıkları, korkuları, zaafları, inançsızlıkları nedeniyle, bir zorluk karşısında hemen moralleri bozulur ve gevşerler. Müminler ise Allah'ın ayetlerinde bildirdiği üzere kesin galip olacaklarını bilmenin verdiği şevkle ve Allah'ın kalplerini sağlamlaştırması sayesinde, gevşekliğe kapılmazlar. Kuran'da, iman edenlerin bu vasfı şöyle anlatılır:
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)
| ||
Ancak üstteki ayetten de anlaşıldığı gibi, müminlerin de gevşekliğe kapılmamak, fikri mücadele azmini ayakta tutmak için Allah'a dua etmeleri gerekmektedir. Çünkü nefis, insanı gevşekliğe sürüklemeye çok eğilimlidir. Şeytan da bir yandan sürekli fısıldadığı vesveselerle aynı amaç için çalışır. Mümin topluluğunun arasına girmiş olan ikiyüzlü münafıklar da, uygun ortam bulduklarında, aynı telkinlerde bulunurlar. Örneğin savaş sırasında Peygamberimiz (sav)'in ashabına "... Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu halde dönün..." (Azhab Suresi, 13) diyenler gibi, ümitsizlik ve bozgun yaratmaya çalışırlar. Allah da tüm bu olumsuz etkenlere karşı müminleri uyarır:
"Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler." (Bakara Suresi, 60)
| ||
Mümin, Kuran ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)'in ahlakını ve hayatını ölçü alır, yalnızca kendinden sorumlu olduğunu bilir ve başkalarının zayıf davranması onu etkilemez. Karşı tarafın gücü de onu hiçbir şekilde yıldırmaz. Tüm yaşamı Allah içindir ve dolayısıyla sonuna kadar da Allah rızası için ibadet etmeyi sürdürür. Allah ayetlerinde şöyle hükmetmektedir:
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)
(Düşmanınız olan) Topluluğu aramakta gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da, sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların umud etmediklerini Allah'tan umuyorsunuz. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 104)
| ||
“ÜZÜNTÜNÜN TAMAMI HARAMDIR”
ADNAN OKTAR: Üzüntünün tamamı haramdır. Yani bütün üzüntü çeşitlerinin tamamı haramdır. Çünkü üzüntü, (haşa) Allah’a isyandır. Çünkü bir şey meydana gelmiş, adam üzülüyor. Şer görünse de, mutlaka hayır vardır. Mutlaka hayır vardır. “Üzülmeyin, gevşemeyin”, şeytandan Allah’a sığınırım, “inanıyorsanız güçlü olan sizsiniz, galip olan sizsiniz” diyor Allah. Mehdiyet’e de bakan bir ayettir bu. Bu muhkem ayet. Allah haram kılmıştır üzülmeyi. Müslüman üzülmez. İmanı zayıfsa, yahut inanmıyorsa üzülür. Çünkü onu kendi yaptı sanır. Dünyaya aşıktır o, dünyevi bir olay onu çok sarsar... (Sayın Adnan Oktar’ın HarunYahya.tv’deki canlı sohbeti, 4 Mart 2010)
Namazda Huşu
5 vakit namaz kılmak insanın Allah'a kulluk ettiğinin en açık ifadesi olarak büyük bir önem taşımaktadır. İnsanı Allah karşısında secdeye vardıran bu ibadet Müslümanlık alametlerinden biridir.
Ne var ki bazı insanların namaz kılmalarındaki amaç farklıdır. Söz konusu kişiler bu ibadetlerini yerine getirirken yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak amacında değildirler. Ayetlerde bu kişilerin ruh hali şöyle açıklanır:
İşte (şu) namaz kılanların vay haline, Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, Onlar gösteriş yapmaktadırlar. (Maun Suresi, 4-6)
| ||
Ayetlerde bildirildiği üzere bazı insanlar namazı başkalarına "Müslüman" olduklarını göstermek için kılmaktadırlar ve dolayısıyla sevap kazanmak bir yana, büyük bir günah ve sapma içine düşmektedirler.
Kıymetli müfessirlerden Taberi, bu ayeti kerimeleri şu veciz sözlerle izah etmiştir:
"Vay haline o kimselerin ki, namazlarına karşı gaflet içindedirler. Başka şeylerle meşgul olarak bazan namazı terk ederler bazan da vaktini geçirirler."
Taberi, ayetin bu şekilde izah edildiğinde, "Namazı terk edenler ve namazın vaktini geçirenler" şeklindeki iki görüşü de içine alacağını bildirmiştir. Bu ayetin açıklamasıyla ilgili olarak Taberi iki tane de hadis nakletmiştir:
Sa'd b. Ebi Vakkas´tan rivayet edilmiştir. Sa'd diyor ki: "Ben Resulullah’tan, namazlarına karşı gaflet içinde olanlardan sordum. Buyurdu ki: "Onlar namazlarının vakitlerini geçirenlerdir."
Ebu Berze diyor ki: "Onlar o kimselerdir ki namazlarına karşı gafildirler." âyeti kerimesi nazil olunca Resulullah şöyle buyurdu: "Allahu ekber, bu namaz sizin için her birinize bütün dünya kadar şeyler verilmesinden daha hayırlıdır. Namazına karşı gafil olan kimse kıldığı namazdan hayır ümid etmeyen ve kılmamaktan dolayı Rabbinden korkmayan kimsedir." (Ebu Cafer Muhammed b. Cerir etTaberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi, 9/238239)
Peygamber Efendimiz (sav) namazla ilgili hadislerinden bazıları da şöyledir:
Cündüb İbni Süfyân radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Sabah namazını kılan kimse Allah'ın himayesindedir. Dikkat et, ey Ademoğlu! Allah, bizzat himayesinde olan bir konuda seni sorguya çekmesin." (Müslim, Mesâcid 261-262. Ayrıca bk. Tirmizî, Salât 51, Fiten 6; İbni Mâce, Fiten 6)
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i: "Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terketmek vardır" buyururken işittim. (Müslim, Îmân 134. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 9; İbni Mâce, İkâmet 17)
Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Beş vakit namazın benzeri, sizden birinizin kapısı önünden akıp giden ve her gün içinde beş defa yıkandığı bol sulu bir ırmak gibidir." (Müslim, Mesâcid 284)
Namaz gibi önemli bir ibadeti Allah Katında makbul hale getiren şey ise, kılan kişinin Allah'ın önünde secde ettiğini, O'na boyun eğdiğini bilmesi ve yalnızca bu amacı taşımasıdır. Bu nedenledir ki Allah, müminlere "... Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun" (Bakara Suresi, 238) emrini verir.
Bir başka ayette ise müminler şöyle tarif edilir: "Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır". (Müminun Suresi, 2) Huşu, "saygı dolu bir korku, yumuşama, derin bir saygı" anlamına gelmektedir. Bu arada, Arapçada her ikisi de "korku" anlamına gelen "huşu" ve "havf" kelimelerinin arasındaki ince farka da dikkat etmek gerekir: Havf, basit ve içgüdüsel bir korkudur. Kuran'da inkar edenler ve hayvanlar için kullanılır. Müminlerin Allah'a karşı duydukları korku ise, aklın ve vicdanın bir sonucu olarak ortaya çıkan ve saygı dolu, içli bir korkuyu ifade eden "huşu" kelimesidir. Namaz ise, ancak huşu içinde kılındığı zaman makbul olur.
Böyle bir namaz, insanın Allah'a olan yakınlığını ve takvasını artırır. İnsanı manen ayakta tutar. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)
| ||
Allah'ı Çokça Zikretmek
Şimdiye dek değindiğimiz tüm mümin özellikleri ve temel imani konular, insanın kendisini Allah'a adamasını, Allah için yaşayıp, Allah için mücadele etmesini gerektirmektedir.
Allah'a adanmış bir hayat ise, elbette Allah'a gönülden bağlanmadan mümkün olmaz. Bu bağlılığın en güzel göstergelerinden biri ise, "zikir" yani Allah'ı anmadır. Mümin, "Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin" (Ahzab Suresi, 41) hükmü gereği, günlük hayatının her aşamasında zikir ve dua halinde olmalı, verilen nimetlere karşı için için şükretmeli, hataları dolayısıyla bağışlanma dilemeli, yapacağı işler için yardım istemeli ve sık sık Allah'ı tesbih edip yüceltmelidir. Mümini, Hz. İbrahim (as) gibi "Allah'la dost" kılacak olan ibadetlerden biri, bu zikirdir. Bir ayette, zikrin nasıl yapılması gerektiği şöyle bildirilir:
Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. (Araf Suresi, 205)
| ||
Kuran'da, "... Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür..." (Ankebut Suresi, 45) buyrulmaktadır. İbadetler Allah anılarak ve Allah'ın rızası düşünülerek yapılmazsa karşılıksız birer amel haline gelebilirler. Bu nedenle Kuran'da, peygamberlerin vasıfları anlatılırken, Allah'ı zikretmelerine sıklıkla dikkat çekilir. Sad Suresi 30. ayette, "Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi" buyrulmaktadır.
Bir Toplulukla Karşılaşıldığında
Allah'ı Çokça Zikretmek
İman eden bir insanın hayatındaki en önemli vazifesi Allah'a ibadettir. Bu ibadetin en önemli kısımlarından biri ise, Allah'ın seçip beğendiği din ahlakını tebliğ ederek ve Kuran'da bildirildiği üzere, "şeytanın fırkasıyla" fikren mücadele ederek yapılmaktadır. Bu fikri mücadele ise, hemen her zaman son derece zorlu ve şiddetlidir. Tarihteki örneklerine baktığımızda Müslümanların karşısındaki kişilerin hem sayıca hem de malca üstün olduklarını görürüz.
Ancak iman edenler buna aldırmazlar. Çünkü bilmektedirler ki, zafer, sayı ya da araç üstünlüğüyle değil, ancak Allah'ın vermesiyle olur ve Allah onu dilediğine verir. Nitekim İslam Tarihi de ayetteki, "Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galip gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara Suresi, 249) hükmünün sırrıyla kazanılmış zaferlerle doludur. Zaferi getiren, imandır. İnkarcıların bilmediği ve hiçbir zaman da kavrayamayacağı bu batıni gerçek, Kuran'da şöyle açıklanır:
Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve Allah'ı çokça zikredin. Ki kurtuluş (felah) bulasınız.(Enfal Suresi, 45)
| ||
Ayetleri Ve Hikmeti Akılda Tutmak
Müzzemmil Suresi 73. ayetinde bildirildiği gibi gün boyunca müminler için uzun uğraşlar vardır.
İşte iman eden bir insan yaptığı iş ne olursa olsun Allah'la olan bağlantısını kaybetmez. Kuran'da kendisine öğütlenen ahlakı göz ardı etmez. Bir ayette iman edenlerin bu vasfı şöyle anlatılır:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)
| ||
Bu vasfın önemli bir parçası ise, Allah'ın ayetlerini akılda tutmak, Kuran'ın hikmetini asla unutmamaktır. Ayette, Peygamber (sav)'in mübarek evinin ehline verilen "Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, latiftir, haberdar olandır." (Azhap Suresi, 34) emri, kuşkusuz tüm müminler için yol göstericidir. Mümin, Allah'ın ayetlerini düşündüğü sürece, dış dünyada bunların tecellilerini görecek ve Allah'a daha çok yaklaşacaktır.
Boş Ve Yararsız Şeylerden Yüz Çevirmek
Müminin kalbi, boş ve yararsız şeylere ilgi duymaz ve bu tür şeylerle tatmin olmaz. İnkar edenler için çok büyük önem taşıyan dünya işleriyle müminler, Allah rızası için gerektiği kadar ilgilenirler. İşte bu nedenledir ki Kuran'da, müminler, "Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir" (Müminun Suresi, 3) diye tarif edilir.
Ayette, müminin boş ve yararsız bir konuşma veya olayla karşılaştığında bundan yüz çevirip, kendini faydalı bir işe kanalize etmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu, her zaman Allah'ın rızasına en uygun tavırdır. Müminin bunu yapması için kendini hiç boş bırakmaması, sürekli dikkatli ve ne yaptığını bilen bir tutum içinde olması gereklidir. Basit insanlarla basit tartışmalara girmek, Kuran ahlakının menfaatleri dışında herhangi bir konunun mücadelesini vermek mümine yakışmaz. Kuran'da, örnek mümin tavrı şöyle tarif edilir:
'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler. (Kasas Suresi, 55)
Ki onlar, yalan şahitlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir. (Furkan Suresi, 72)
Mümin bir işi bitirdiği zaman da, hiç durmadan başka bir işle uğraşmaya başlamalıdır. "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et" hükmü, bunu gerektirir. (İnşirah Suresi, 7-8)
| ||
İtidalli Olmak
Müminin itidalli olması öncelikle haddi aşmayarak yalnızca helal dairesi içinde hareket etmesini ifade eder. Bu, ilk bakışta genel bir sakınma hali gibi görünse de, gerçekte tutarlı bir ruh halini gerektirir. Çünkü mümin kimi zaman cahiliye ahlakını yaşayan kişilerin arasına girecek, onlarla muhatap olacaktır. Cahiliyenin hakim olduğu ortamlarda gereken davranışları göstermesi ve kendini cahiliye kültürünün etkisine bırakmaması, ölçülü ve olgun davranması gerekir.
Elbette yalnızca cahiliye ortamlarında değil, müminler arasında da ince düşünceyi ve itidali gerektiren durumlar vardır.
İman eden bir insan her an aklını kullanarak, aşırı ve sivri hareketlerden uzak durması gerektiğini bilir. Olaylar karşısında heyecanlanmayan, hiçbir zaman soğukkanlılığını kaybetmeyen bir karaktere sahip olmak için dikkat sarf eder. İmanın verdiği itidal ile akıldan uzaklaşmayan, ani üzüntü ya da sevinçlere kapılmayan bir karakter geliştirir ve bu konudaki kararlılığını her hareketinde gösterir. İman edenlerin söz konusu dengeli ve istikrarlı ruh halleri pek çok ayette tarif edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 22-23)
| ||
İnsanın Melek Şahitleri
Pek çok insan, başka insanlar tarafından görülmediği zamanlarda, tümüyle "yalnız başına" kaldığını düşünür. Oysa bu bir yanılgıdır. Çünkü Allah her zaman onun yanındadır ve yaptığı herşeyi görmekte ve duymaktadır. Allah'ın, insanın yaptığı tüm işleri yazmakla görevlendirdiği melekler de insana bütün hayatı boyunca şahittirler. Kuran'da bu durum şöyle haber verilir:
Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken. O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 16-18)
| ||
İnsanın her iki yanında görevlendirilen bu meleklerin yazdıkları, mahşer günü ortaya konur. Ve insanlar, dünyada yaptıkları bu işlerden sorguya çekilirler. Kuran'da, o gün yaşanacaklar şöyle anlatılmaktadır:
Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, O, kolay bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek, Ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüş olacaktır. Kimin de kitabı ardından verilirse, O da, helak (yok olmay)ı çağıracak, Çılgın alevli ateşe girecek. Çünkü o, (dünyada) kendi yakınları arasında sevinçliydi. Doğrusu o, (Rabbine) bir daha dönmeyeceğini sanmıştı. Hayır; gerçekten Rabbi, kendisini çok iyi görendi. (İnşikak Suresi, 7-15)
| ||
Verilen Borcun Yazılması
İnsan, yaratılışı gereği unutkan bir yapıya sahiptir. Bu sebeple Allah, müminler arasında geçici bir borç ilişkisi olduğunda bunun şahitler gözetiminde yazılmasını emretmiştir:
Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahit tutun; eğer iki erkek yoksa, şahitlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahitler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah Katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahit tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir. (Bakara Suresi, 282)
| ||
Başka bir ayette de, bu borcun bağışlanmasının daha hayırlı olacağı şöyle haber verilir:
Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. (Bakara Suresi, 280)
| ||
Yapmayacağı Şeyi Söylememek
Allah, müminleri verdikleri sözleri tutmakla yükümlü kılmıştır. Bir ayette şöyle denir: "... Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur." (İsra Suresi, 34)
Çünkü güvenilir olmak, müminin önde gelen vasıflarından biridir. Tüm resuller kavimlerine kendi güvenilirliklerini göstermişler, dürüst ve ahlaklı kişiler olarak tanınmışlardır. Bu durumda, güvenilirliğin önemli bir parçası olan ahde vefa büyük önem taşır.
Mümin verdiği sözleri tutmalı, gerçekleştiremeyeceğini düşündüğü vaatlerin altına ise hiç girmemelidir. Ayette bu konu çok açık bir biçimde şöyle bildirilmektedir:
Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). (Saff Suresi, 2-3)
| ||
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder